"Anadolu'nun Işığını

Dünyaya Yayan Karikatürist"

Ömür Kurt - Aşkın Ayrancıoğlu

 

-Resme ve sonrasında da karikatüre olan tutkunuz nasıl başladı?

 

-3-4 yaşlarımda, bulduğum her yüzeyi karalamakla başlayan resim serüvenim parasız yatılı okuduğum Eskişehir Atatürk Lisesi’ndeki resim öğretmenim sevgili Güler Arıöz’ün yönlendirmesiyle akademik eğitim almaya ve sonrasında da bilinçli olarak üretmeye evrildi… 1987 yılında 19 Mayıs Üniversitesi Resim Bölümü’nde okumaya başlayarak hem resme hem de karikatüre başlamış oldum.

Resim eğitimim sürerken Milliyet Sanat Dergisi’nde Abdi İpekçi Karikatür Yarışması ilanını gördüm. Konusu “Konut Sorunu” olan bu yarışmaya katılarak karikatüre başladım. Çizdiğim ilk karikatürler Ali Ulvi Ersoy, Ferruh Doğan, Tan Oral, Turhan Selçuk gibi usta çizerler tarafından sergilenmeye değer bulunmuştu. Karikatüre böyle başlamak bende -büyük işler yapmak için- bir özgüven ve inanç yaratmıştı, sonra gerisi geldi…

 

-Karikatürlerinizi incelediğimizde toplumsal sorunları sıklıkla görüyoruz…

 

-Bence karikatürün amacı bu olmalı. Sanat sorunları yansıtıp çözüm önerileri aramalı… Bu nedenle sorunlarıyla, umutlarıyla, hüzünleri, mutluluklarıyla insana dair ne varsa; baskı, sömürü, açlık, savaş, barış, aşk, çevre, sağlık, özgürlük, emek vs. her şey karikatürlerimin temasını oluşturur. İnsanın bir gün, mutlu ve özgür bir dünyada insanca yaşayacağı umudunu taşıdığım için ister istemez bu umutlar eserlerime yansıyor. Bir de genelde sanatın, özelde karikatürün gerçekçi, eleştirel, değiştirici ve dönüştürücü gücünü de düşünürsek… Toplumun aydınlanması veya bilinçlenmesi ve umutların yeşermesi için karikatürün gücünden yararlanma amacım kendiliğinden ortaya çıkar.

 

-Ne zamandan beri çocuklarla birlikte çalışmalar üretiyorsunuz?

 

-Resim öğretmenliğine başladığım 1992 yılından beri çocukların sanatsal duyarlıklarının ve üretimlerinin gelişmesi için emek veriyorum. İlk zamanlarda farklı şehirlerde kısa zaman aralıklarında çalıştığım için çok kalıcı sonuçları olmadı… Ama 16 yıldır çalışmakta olduğum yatılı okulda küçük sanatçılarımla çok büyük işler başardık.

 

-Çocukların karikatüre bakışı nasıl?

 

-Karikatürün komik, eğlendirici, zeki, sivri, haylaz yanları çocukların çok hoşuna gidiyor. Çoğu çocuk öncelikle bol yazılı, gündelik tüketilen piyasa karikatürünü tanısa da ben ve benim gibi sanatsal karikatürü çocuklarla tanıştıran çizerler sayesinde yeni bir kuşak yetişiyor… Sanatsal ve evrensel karikatürü tanıyan bu çocukların -çoğu çizer olmasa bile- okur olarak da karikatürle düzeyli ve kalıcı bir ilişkisi oluyor.

 

-Karikatürle ilgilenmeyen çocukların bu alanla ilgilenmesi için ne yapmak gerekir peki?

-Dünya karikatürünün nitelikli örnekleri ilkokul 3. veya 4. sınıftan itibaren derslerde öğrencilerle birlikte çözümlenebilir. Böylece karikatürü tanıyan çocukların çizerek ya da okur olarak karikatürle ilişkisinin temeli atılabilir… Her çocuğun kendine yakın bir karikatür türü bulacağına inanıyorum.

 

-Karikatür sanatı çocuklara ne gibi kazanımlar sağlıyor?

 

-En önemlisi eleştirel bir bilinç kazandırıyor. Hızlı düşünme, hayal gücü, yaratıcılık, soyutlama, gerçekçilik… Ve elbette esprili bir kişilik…

 

-Karikatürle ilgili olarak ailelere ve eğitimcilere tavsiyeleriniz neler?

-Sergilerde, kitaplarda, dergilerde, duvarlarda, internette, derslerde, her nerede karikatürle buluşuluyorsa, nitelikli olanı seçmelerini öneririm. Çünkü nitelikli karikatürün dili görseldir ve bu dil insanlığın ortak dili gibidir… Yoğun bir felsefi, toplumsal, insani içeriği olan karikatürün bu ortak diliyle sevgi ve barış dolu, özgür bir dünya umutlarımıza biraz daha yaklaşabiliriz. Burnunu her şeye soktuğu için başı sık sık belaya giren karikatürün aydınlığı hep bizimle olsun...

(hurriyet.com.tr / 23 Ağustos 2017)

"Sanatçı Duruşuyla

Karanlıkta Işık olabilmelidir"

Duygu Sezer - Aşkın Ayrancıoğlu

-Çizim alanındaki yeteneğinizin ilk ne zaman farkına vardınız?
 

-Kendimi bildim bileli severek ve zevk alarak resim yapıyorum. Çok iyi hatırlıyorum… köyde yaşadığım ve henüz elektriğin olmadığı o okul öncesi dönemimde bana bol bol kağıt, kalem, boya verirlerdi… çizer, karalar, resimler yapardım… ilkokulda arkadaşlarım resimlerini bana çizdirirlerdi. Ortaokul ve lisede de bu durum sürdü. Yine bu dönemde  arkadaşlarımın aşk mektuplarını resim ve desenlerle süslerdim. Böylece bu alanda farklı olduğumu, diğerlerinden daha gelişkin olduğumu duyumsamaya başlamıştım…

 

-Sizi teşvik eden bir kişi ya da bir hadise oldu mu?

 

-Eskişehir’de parasız yatılı olarak ortaokul ve liseyi okuduğum 6 yıl benim sanatsal yönelimim konusunda belirleyici olmuştur. Ortaokuldaki resim öğretmenim Dinçer Özen ve lisedeki resim öğretmenim Güler Arıöz ressamdılar. Liseye yeni başladığımda resim öğretmenim bir resmimi benim yaptığıma inanmamış ve sıfır vermişti… Bu durum bende inatla resim yapma etkisi yaratmış ve sonunda kendimi kabul ettirmiştim.

     Özellikle lise iki ve üçüncü sınıftaki resim öğretmenim Güler Arıöz’ün benim sanatsal yolculuğa çıkmamdaki etkisi büyük olmuştur… bana “sen bir dahisin, büyük bir sanatçı olacaksın” vb. şeyler söyleyerek ve hep destek olarak resim sevgimin büyümesine, yolumu netleştirmeme yardımcı olmuştur…

 

-Ailenizde sanatla ilgilenen kişiler var mıydı, yeteneğinizin ırsi olduğunu düşünüyor musunuz?
 

-Babam ilkokul öğretmeniydi ve sınıfındaki mevsim şeritlerinin resimlerini kendisi yapardı. Çizgileri fena değildi… ama geliştirmediği için belli bir düzeyde kalmıştı. Ailemizde benden önce sanatla ilgilenen birini bilmiyorum… Ama benimle birlikte görsel sanatlarla ilgilenen çok sayıda akrabam oldu. Örneğin peyzaj mimarı olan kardeşim Behiç aynı zamanda iyi bir karikatür sanatçısıdır da. Yine yakın akrabalarımdan resim, fotoğraf ve karikatürle uğraşanlar var. On bir yaşındaki oğlum Dağlar Umut’un özellikle karikatür alanında Türkiye Birincilikleri, altı yaşındaki kızım Didar Aşkın’ın da resim dalında ödülleri bulunuyor.

     Belki yeteneğimin genetik bir yanı vardır. Ama önemli olan bence o yeteneğin ortaya çıkması için gerekli koşulların ortaya konmasıdır. Ben bütün çocukların büyük oranda yetenekli doğduğuna inanıyorum. Aramızdan sanatçıların çıkması zor değil… yeter ki onların yeteneklerinin özgürce gelişmesi için katkı sunabilelim…

 

-Resim, karikatür, fotoğraf, grafik ve eleştiri alanlarındaki çalışmalarınızın yanında bir eleştiri kitabınız ve çocuk romanınız bulunuyor. Bu sanat dalları arasındaki geçişleriniz nasıl oldu? Birinin diğerine olumlu veya olumsuz etkisi oldu mu?

 

-Benim için ilk resim vardı. Sonradan buna karikatür, fotoğraf, grafik ve edebiyat eklendi… Bu sanat dallarının üretme aşamasında çok farklı tatlar var. Ve ben sanırım tek bir alanda yoğunlaşmaktansa -farklı tatlar da yaşayarak- umutlarımı, kavgalarımı, hüzünlerimi, öfkelerimi, aşklarımı… kısaca kendimi daha iyi ifade etmek amacıyla yöneldim bu çok yönlülüğe… Çünkü yaşamda öyle gerçeklikler var ki, onu en iyi fotoğrafla ifade edebilirsiniz… Bir kızgınlığınız vardır, bunu en iyi karikatürle dillendirirsiniz… Ya da bir sanat mücadelesi veriyorsunuzdur, bunu bir romanla yansıtmak en uygunudur… Bunlar gibi… farklı sanat dallarına yönelmek bir anlatım zenginliği getirdi.

     İlgilendiğim sanat dallarının birbirine hep olumlu etkisi oldu. Karikatürlerim resimden bir şeyler aldı… yazılarım, grafik çalışmalarım karikatürden bir şeyler aldı… bunun gibi, birbirini beslediler…    


-Eser verdiğiniz sanat dallarından hangisi sizin için ön planda bulunuyor? Birini seçmek zorunda olsaydınız hangisini seçerdiniz?

 

-Buna benzer bir soruyu yıllar önce –üniversite son sınıfta okurken- İstanbul’da açtığım bir resim sergisinde Ak Genç dergisi muhabiri de sormuştu ve ben; “resim benim için hep daha önde gelen bir tutku” diye yanıtlamıştım. Şimdi ise ilgilendiğim sanat dallarından birine öncelik veresim gelmiyor. Çünkü öylesine bütünleşmişim ki… bir yanım eksilecekmiş gibi geliyor… Ama seçmek zorunda kalsam yine resim derdim her halde…  

 

-Söylediğiniz bir şey dikkatimi çekti. “Aramızdan sanatçıların çıkması zor değil… yeter ki onların yeteneklerinin özgürce gelişmesi için katkı sunabilelim…” diyorsunuz. Aslında sizin durumunuzu özel kılan şey kendi köşenize çekilmek yerine başka yeteneklerin özgürce gelişmesi için çaba sarf ediyor olmanız. Sizin aldığınız ödüller bizi her zaman gururlandırıyor ama öğrencilerinizin aldığı ödüller gururlandırmakla kalmıyor bir de duygulandırıyor. Alt yapısı bu kadar sağlam, kariyeri ödüllerle dolu bir sanatçı olarak Sinop’un Boyabat ilçesinde Yatılı İlköğretim Bölge Okulu öğrencilerine ders veriyor onları sanatla tanıştırıyorsunuz.  Bana göre bir ülkenin gelişmesi için sanatçıların toplumun içinde olması, eğitim sürecinde etkin yer alması gereklidir. Benim merak ettiğim konu sizi Boyabat’ta çalışmaya iten şey bu tür bir idealizm duygusu mu yoksa kişisel nedenler mi?

 

-Çok doğru söylüyorsunuz… insanımızın aydınlanması ve sanat kültürünün gelişimi için sanatçıların halkın içinde olması ve eğitim sürecinde yer alması çok önemli… İlginçtir, ben daha üniversite son sınıf öğrencisiyken ilk kişisel sergimi “büyük kentlerden ayrılmayan sanatçıları protesto etmek” amacıyla 1991 yılında Boyabat’ın Bağlıca köyünde açmıştım… Anadolu diye bir yer olduğunu ve burada yaşayan insanımızın sanatsal anlamda geri bırakıldığını büyük şehirlerden ayrılmayan sanatçılara hatırlatmak gerekiyor… benim yaptığım da budur aslında… Beni üniversitelerde ya da özel okullarda değil de küçük bir kasabada bir yatılı okulda çalışmaya yönlendiren şeyler; içimdeki sanat ve insan sevgisidir… küçük yerlerde büyük işler başarma azmidir… Anadolu aydınlanmasına katkıda bulunma onurudur… köylerden gelen çocuklarımızın gözlerinde ve bilinçlerinde sanatın pırıltısını görebilme sevincidir…   

 

-Eserleri dünya çapında ödüller alan bir sanatçı olarak sanatın evrenselliği hakkında düşünceleriniz nelerdir? Bir sanatçının ne derece evrensel olması gerekir? Başka bir deyişle sanatçı yerellikten evrenselliğe nasıl ulaşır?

 

-Sanat evrensel olabildiği ölçüde değerlidir… Evrenselliğe ulaşamamış bir eser eksiktir… Eğer yerellik bir insanın gelenek ve görenekleriyle bütünleşmiş çevresiyse, ulusal nitelikleriyse; evrensellik de insanlık tarihini özümsemeyi gerekli kılan ve bütün yerelliklerin üzerinde tüm insanlığı ilgilendiren çeşitlilikte bir değerler bütünüdür… Bir sanatçı önce yerel değerlerini özümsemelidir… yalnızca kendi ulusal, kültürel, folklorik değerlerini değil farklı ulusların yerel değerlerini de öğrenmelidir… Sanatçının bu süreçlerden geçerek eserlerinde oluşturacağı evrensellik en yetkin, en ayakları yere basan, en gerçekçi ve en güzel evrensellik olacaktır… böyle üretilen bir sanat eseri en kalıcı olanıdır diye düşünüyorum…  Yunus Emreleri, Pir Sultanları bugün yaşatan sevgi, aşk ve zulme boyun eğmemek gibi evrensel duygu ve düşünceleri şiirlerinde dillendirmeleri değil midir?..

 

-Merak ettiğim bir şey de bu kadar çok ödül almanın sanat kariyerinizin gelişimine nasıl etkide bulunduğu. Bu sizde kendine güven duygusu mu yaratır yoksa başarı elde etmiş olmak bir kaygı unsuru mudur? Yapacağınız her çalışmanın daha iyiye gitmesi daha büyük ödüller alması gerektiğini hissediyor musunuz?

 

-Baştan belirtmeliyim ki ödül kazanmak sanatçının ve sanat eserinin değerliliği konusunda gerçek bir ölçüt olamaz. Bir sanat eseri ödül kazandığı için değil, estetiksel değerleriyle, farklılığıyla, söyledikleriyle, insana ve yaşama kattıklarıyla vs. değerlidir… Sanatçılığımın ilk yıllarında ödül kazanmak itici bir güç oluşturuyordu üretmek için… ama zamanla sanatın toplumsal işlevini, sorumluluğunu, kendi öz değerlerini kavradıkça ödüller benim için önemsizleşti…  Ödülleriniz olunca başkalarının bakışı, verdiği değer, toplum içindeki konumunuz değişiyor elbette ama bunun dayanılmaz hafifliğine kapılıp üretmekten kopmamanız gerekiyor. Ödüllere dayalı bir üretim kısa zamanda tükenişi de getirir… çünkü ödüllere dayalı bir üretim önünde sonunda başkalarının beklentilerine göre üretmeyi ve konformizmi getirir… Bu durum sanatı evcilleştirir…  Ödüller olsa da olmasa da sanatçı toplumsal, sanatsal sorumluluğunu yitirmeden üretimini inatla sürdürmelidir… Bu anlamda yapacağım çalışmaların daha büyük ödüller alması gibi bir hedefim bulunmuyor. Ortaya koyacağım eserin sanatsal niteliği ve işlevi her şeyden daha önemlidir benim için…   

 

-Eserlerinize baktığımda özgürlük kavramını ön planda tuttuğunuzu görüyorum. Özgürlük vurgusu insanı bazen politik bir duruş içine itiveriyor. Sanat ve politikaya bakış açınız nedir? Politik olmaktan kaçınır mısınız yoksa tam tersine bir sanatçının politik bir duruşu olmalı mıdır? Sanatçının politikayla ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

-Ben sanatçı olarak en baştan insani, toplumsal bir sorumlulukla ürettim eserlerimi… Geleceğin savaşsız, sömürüsüz, özgür dünyası için duyulan bir sorumluluk bu… Yani en baştan politik bir duruşum oldu… Zaten karikatürün de politik yanı en güçlü sanat dallarından biri olduğunu düşünürsek…

  Özgürlük insan olabilmenin olmazsa olmazı olduğu için eserlerimde sık sık vurguladığım bir kavram. Özgürlük de sonuçta politik bir kavramdır. Her politik tutum özgürlüğü kendine göre tanımlar… demokrasiyi, sanatı, sanatçıyı, emeği, sevgiyi, aşkı… aklımıza gelen her şeyi tanımladığı gibi… demek ki politikanın yaşamın her alanını etkileyen, iktidar olduğunda biçimlendiren, müdahale eden bir yanı var. Politikadan uzak olmayı seçmek de sonuçta başka bir politik tutum oluyorsa… ya da en anlaşılmazcı, gerçeklikten/gerçekçilikten en uzak sanat eserleri bile insanı ezen egemen politik anlayışları –sessiz kalarak- sonuçta olumlamış oluyorsa; sanatın politikayla mutlaka bir ilişkisi var demektir.

     Kapitalizm/emperyalizmin egemenliğinde her şeyin para için olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Egemenler yalnız insanları değil, ülkeleri de kendi çıkarları doğrultusunda dizayn ediyorlar… hem de bunu özgürlükler adına ve yüz binlerce insanın ölümü pahasına gerçekleştiriyorlar… Paranın en büyük değer olduğu bu anlayışın getirdiği kirlilikte sanatın ve sanatçının politikadan uzak olması imkansızdır… Sanat son tahlilde “insan için” olduğuna göre sanatçının insandan yana bir politik tutum ve duruş içinde olması kaçınılmazdır… Sanatçı bu duruşuyla ve sanatsal üretimiyle; insanın içinde bulunduğu bulanıklıkta bilinç, karanlıkta ışık olabilmelidir…  

 

-Eserlerinizi oluştururken anlaşılma kaygısı güder misiniz? Odak noktanız bir fikri kendi süzgecinizden geçirip hissettiğiniz, düşündüğünüz şeyleri yansıtmak mıdır yoksa anlaşılır olmak bunun önüne mi geçer?

 

-Anlaşılma konusu çok hassas bir konu. Bir ucunda anlaşılmazcılık, soyutçuluk… diğer ucunda düzeysizlik, arabesklik, popülizm var… Benim anlaşılma ölçütüm; yazarken ya da çizerken sanatsal/estetiksel düzeyi düşürmeden duygu ve düşüncelerimi en özgür, en özgün ve en anlaşılır biçimde ortaya koyabilmektir. Salt anlaşılır olmak için sanatsal/estetiksel değerlerden ödün veremem… çünkü sanat okuyucusunun da farklı düzeylerde olduğunu biliyoruz… Köyde açtığım bir sergideki sanat okuyucusuyla, İstanbul’daki arasında dağlar kadar fark vardır. Hangisine göre oluşturmalıyım eserimi? Bu anlamda demin sözünü ettiğim anlaşılma ölçütüm geneldir… Sergilerimde anlaşılma sorununu aşmak ve okuyucuyu eğitmek için onlarla eserlerim hakkında sık sık konuşurum. Sanat eserini anlamak sonuçta bir eğitim sorunu… birikim sorunudur. Okullarda sanat derslerinin yok denecek kadar az olduğunu da düşünürsek bu sorunun daha uzun yıllar aşılamayacağını söyleyebiliriz. Bu bir umutsuzluk yaratsa da yılmamalı ve sanatı halkın ayağına götürmelidir. Çünkü sanat halkla ne kadar çok buluşursa halkın sanat birikimi de o kadar artar… Bir de sanat eserini tek anlamlı olarak düşünmemelidir. Bir sanat eserinde gerçeklik öyle bir soyutlamayla, öyle bir imgesellikle yansıtılır ki binlerce anlam çıkarılabilir ondan… zaten sanatı ölümsüz kılan da bu zenginliği değil midir?

(Boyabat Sesi / boyabatgazetesi.com / Ocak 2012)

 

 

"Umutlarımıza Sımsıkı Sarılmalıyız"

Metin Yoksu - Aşkın Ayrancıoğlu

-Aşkın Ayrancıoğlu Kimdir?

 

-1969 sonbaharında Sinop’un Boyabat ilçesinin Bağlıca köyünde doğdum. İlkokulu köyde, ortaokul ve liseyi Eskişehir’de parasız yatılı okulda tamamladım. 1991 yılında Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi Resim Bölümü’nü bitirdim.  

1987 yılından bu yana resim, karikatür, fotoğraf, grafik ve eleştiri alanlarında çalışmalarımı sürdürüyorum. 2000 yılında yayımlanmış “Yüzünden Düşen Bin Umut” adlı bir eleştiri kitabımın yanı sıra 2005 yılında yayımlanmış “Sanat Yolu-1/Yatılı Okuldan Geçen Yol” adlı çocuk romanım bulunuyor.  Ayrıca bugüne kadar İnsancıl, Mum, Bilim ve Ütopya, Sol, Tavır, Güney, Uzun Yürüyüş, Atılım, İnat, Sanat ve Hayat, Sancı vb. dergi ve gazetelerde yazılarım yayımlandı.

 İlk kişisel resim sergimi 1990 yılında; “büyük kentlerden ayrılmayan sanatçıları protesto etmek için” Bağlıca köyünde açtım ve serginin açılışını bir köylü çocuğuna yaptırdım. Bu sergimde “Orak” figürlü bir resmim sakıncalı bulunarak sergiden kaldırıldı… O günden beri çeşitli şehirlerde resim, karikatür ve fotoğraf alanlarında pek çok kişisel ve karma sergiler açtım.

  Karikatüre 1987 Abdi İpekçi karikatür yarışmasına katılarak başladım ve bu güne kadar katıldığım karikatür yarışmalarından pek çok ödül kazandım. Karikatürlerim yurtiçi ve yurtdışında kişisel ve karma sergilerde, albümlerde, gazete ve dergilerde yer aldı. Ayrıca Yugoslavya, Kıbrıs, Türkiye, Romanya, ABD, Japonya ve İtalya’da karikatür müzelerinde de eserlerim bulunmaktadır. Karikatürün bir silah olduğu düşüncesinden hareketle 1987-2000 yılları arasında yurdun pek çok yerinde on dört karikatüristin katılımıyla oluşan “Ondörtlü” karikatür sergilerini düzenledim. Bir dönem Özgür Bakış ve Yedinci Gündem gazetelerinde çizdim. 2003 yılında yayımlanmaya başlayan ve 4 sayı çıkan “yeryüzü mizahı” dergisi İnat’ın yayın yönetmenliğini de yaptım.  Darbe ve işkenceleri eleştirdiğim karikatürlerimden dolayı “ağır ceza” mahkemesinde iki yıl boyunca yargılandığım davadan 2004 yılında beraat ettim.

 Halen pek çok dergi, gazete ve yayında karikatürlerim yayımlanmaktadır. Pek çok ulusal ve uluslararası karikatür yarışmasında jüri üyeliği yaptım. 2011 ve 2013 yıllarında yapılan 1. ve 2.  Uluslararası İzmir Sanat Bienallerine resimlerimle “konuk sanatçı” olarak katıldım… Çalışmalarımı hem kendi eserlerim hem de yeni sanatçılar yetiştirmek bağlamında emek vererek sürdürüyorum…

 

-Online sergi projemiz hakkında düşünceleriniz nedir?

 

-Toplumcu bir sanatçı için eserlerini insanlara ulaştırmak olmazsa olmazdır. Sanal ortamın insanları yalnızlaştıran, uyuşturan, uyutan, gerçeklikten kopartan bir yanı olsa da onun olanaklarından yararlanmak ve insan için dönüştürmek zorundayız. Bu bağlamda hem dergi ve hem de sergi çalışmanız –toplumla buluşmak, paylaşmak için- önemli bir harekettir…

 

-Dünya adım adım yok oluşa gidiyor. Sebepleri ve çözümü ortada ama bir kez daha sormak gerekir ise ne yapmalıyız?

 

-Bitkisi, hayvanı ve insanıyla dünyayı, tüm canlıları tüketmeye ayarlı vahşi bir sistemin egemenliğinde yaşıyoruz. Dünyanın yok oluşu umutların da yok oluşudur… insanın ezilmediği, sömürülmediği, savaşsız, hapishanesiz, insanca yaşanacak mutlu bir dünya umudu… Bu nedenle hep birlikte umutlarımıza sımsıkı sarılıp yeteneğimiz, birikimimiz ölçüsünde dünyayı değiştirme kavgasında yer almalıyız.

 

-Gezi Direnişi ile Türkiye'de çevre sorunları daha sık tartışılmaya başlandı. Çevre mücadelesi daha sık verilmeye başlandı. Çevre mücadelesi nasıl verilmeli sorusu kendi doğallığında ortaya çıkıyor siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

-Çevre sorunları elbette insandan kopuk bir olgu değil. Sistem, köleleştirdiği, sürüleştirdiği insanları çok kolay yönetiyor, yönlendiriyor. Bu insanlar, tekellerin sermayesini daha da çoğaltmak için çevreyi kirleterek, tüketerek kurduğu hes, nükleer santral, termik santral, maden ocakları vs yerlerde köle ücretiyle çalışmak için çevre karşıtı oluveriyorlar… Bu alandaki mücadele sömürü gerçekliğinin ortaya konmasıyla ve geleceği gören bir bakışla bilinçlenerek, çoğalarak… halklaşarak karşı durabilmekten geçiyor…

-"Deri" adlı çalışmanızda insanların çevre sorunlarına karşı duyarlılığını net olarak vurgulamışsınız. Çevre örgütlerinin bu konuda ki iki yüzlülüğünü nereye koyacağız? Karadeniz yaylalarına ses çıkartıp Cudi'ye susmak? Veya kutuplara ses çıkartıp yanı başlarında ki doğa katliamlarına ses çıkartmamak?

-Sorun tamamen sömürü ilişkileriyle bağlantılı bir sistem sorunu. Bencilleşmiş, yozlaşmış, apolitikleşmiş insanların bilinciyle evrensel, insani, gerçekçi bir çevrecilik mücadelesi verilemez… hep bir yanı eksik kalır. Dünyanın öbür ucundaki bir çevre katliamından rahatsız olmayan bir insanın kendi yakınındaki bir çevre sorununa karşı duyarlı olması çok zor.  Ne yazık ki insanları ırksal özelliklerine göre ötekileştiren ve yok etmeye çalışan sistem bitkileri bile ötekileştiriyor ve yok ediyor… Çok uluslu şirketleri, tekelleriyle sistem her duruma uygun ve son tahlilde kendine bağlı çevre örgütlülüğünü de yaratıyor. İkiyüzlülük buradan doğuyor…

 

-Sol örgütler bu meseleyi hep devrim sonrası çözülecek bir mesele olarak gördüler. Gezi Direnişi ise bunun öyle olmaması gerektiğini öğretti birçok kesime sizce bu mesele sol tarafından ne kadar içselleştirildi?

 

-Gezi Direnişi çevre konusunda bir ders verdi ama en önemlisi Pir Sultan’ın yüzyıllar öncesinden dillendirdiği, “Gelin canlar, bir olalım,” düşüncesinin olabilirliğini göstermesidir… Sol’a dair her kıpırtının -12 Eylül faşizmindeki gibi- her türlü araçla bastırılmaya çalışıldığı günümüzde Gezi öğretisinin ne kadar içselleştirildiğini süreç gösterecektir… Ama bu bölünmüşlük içinde çeşitli sorunları devrim sonrasına bırakmak bir umutsuzluk ve güvensizlik yaratıyor. Sorunlar karşısında “bir olmak, birlik olmak,” ise güçlü olmaktır. Sistemin halk gücü karşısında geri çekildiğini ve hedefini gerçekleştirmek için zayıf noktalara yöneldiğini biliyoruz. Bu nedenle gerçekliğe bütünsel bakarak, diğer sorunları da, çevre sorunlarını da çözmek için güçlü olarak “şimdi” mücadele edilmelidir… sonraya bırakmak o soruna duyarsızlaşmayı getirebilir çünkü…   

(arasoz.org / Ağustos 2015)

 

"Karikatür Sömürülen İnsanların

Başkaldırı Dilidir"

 

Gökhan Kam - Aşkın Ayrancıoğlu

  "Sinop’un Boyabat ilçesinde bir ortaokulda görsel sanatlar öğretmenliği yapan Aşkın Ayrancıoğlu, kurduğu karikatür atölyesinde öğrencileriyle birlikte toplumsal sorunları ve olayları karikatürlerinde çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde işliyor.

Ayrancıoğlu’nun ulusal ve uluslararası yarışmalarda yüze yakın ödülü bulunuyor. Okulda kurduğu atölyede ise yetiştirdiği öğrenciler yedi kez dünya birincisi oldu.

Karikatürü, “Savaşlardan, sevgisizlikten, baskıdan, çevre katliamlarından, kadına şiddetten, işkenceden, yoksulluktan, köleliğe kadar insanlık dışı her şeye karşı insanın yanında gelecek güzel günler için savaşmak” olarak tanımlayan Ayrancıoğlu ile yaptığı çalışmaları, karikatürü, içinde bulunduğumuz siyasal süreçte karikatüristlerin durumunu ve başına gelenleri konuştuk."

-Karikatüre olan ilginiz nasıl başladı?

 

-Çocukluğumdan beri Gırgır, Fırt gibi dergileri görürdüm ama bunlar beni pek çekmezdi kendine. Çünkü eleştirellikten çok eğlendirmeye dönük gelip geçici bir piyasa mizahıydı söz konusu olan… Sonra çeşitli dergilerde, kitaplarda ve sergilerde felsefi ve eleştiri yanı güçlü olan sanatsal karikatürler görmeye başladım. Böylece kendimi, eleştirelliğimi, isyanımı, umutlarımı dillendirebileceğim karikatüre olan tutkum başlamış oldu. Bu da üniversiteye başladığım yıllardır. 1987 yılında ilk çizdiğim karikatür “Türkiye’de Konut Sorunu” konulu Abdi İpekçi karikatür yarışmasında -usta çizerlerin eserleriyle birlikte- sergilenmeye değer bulununca bu ışıklı yola girmiş oldum…

 

-Çocuklarla birlikte çalışmaya ne zaman başladınız?

 

-Öğretmenliğimin ilk yıllarında başladım diyebilirim, ama hep iki-üç yıllık kısa aralıklarla farklı okullara, farklı şehirlere gittiğim için fazla verimli ve kalıcı sonuçları olmadı bu çalışmalarımızın. Asıl sonuçları kalıcı olan, bana büyük onur ve mutluluk veren çalışmalarımızı ise on sekiz yıldır emek verdiğim yatılı okulda gerçekleştirdik. Sanat ve karikatür kavramlarından hayli uzakta olan köylü çocuklarıyla içinde Türkiye Birincilikleri, Dünya Birincilikleri’nin de olduğu yüzlerce başarı kazandık. Sergiler açtık, eserlerimiz yurtiçi ve yurtdışında pek çok yayında yer aldı. Birçok öğrencim Görsel Sanatlar Öğretmeni oldu… Birçoğu da halen sanat fakültelerinde okuyor. En önemlisi de sanatsal yanları gelişmiş bireyler olarak hayata atılıyorlar.

 

-Çocukların nasıl bir hayal dünyası var bunu çalışmalarına nasıl yansıtıyorlar?

 

-Çocukların -büyüklerin aksine- kirlenmemiş, içten, temiz, pazarlıksız, çıkarsız, sevgi dolu bir hayal dünyaları var. Bu aynen eserlerine de yansıyor. Büyüklerin sömürü üzerine kurulu dünyasına karşı paylaşımcı, özgür, barışçıl, sevgi dolu iç dünyalarını olduğu gibi eserlerine yansıtıyorlar. Bazen yarattıkları eserleri kıskandığım ve ‘bunu keşke ben çizseydim’ dediklerim oluyor.

 

-Ulusal ve uluslararası birçok yarışmada başarılı sonuçlar elde ettiniz, öğrencilerinizle nasıl bir çalışma yapıyorsunuz?  Kolektif bir üretim sürecinden bahsedebilir miyiz?

 

-Ödül kazanmak özellikle kişilik gelişimini sürdüren öğrenciler için “ben de varım” demenin somut göstergesi oluyor. Yeni eserler üretmek için de itici bir güç veriyor. Bu bağlamda değerlendiriyoruz ödülleri. Sanat bireysel bir yaratım alanı olsa da atölyemizde kolektif üretim süreci yaşanıyor bir şekilde. Atölyede başlangıçta kendi bireysel hedefleri için çalışan bir öğrencinin bencil duyguları zamanla daha paylaşımcı daha toplumsal duyarlıklı bir anlayışa evriliyor. Atölyemizde çalışan öğrenciler kendi duygu ve düşünce yapılarıyla giriyor içeriye. Bunun dışında tüm boya, kalem, kâğıt fırça vb. malzemeler onlara sunuluyor. Onlar da bu malzemeleri kullanarak –zorlu bir düşünme/yaratma sürecinden sonra- güzel eserler ortaya çıkartıyor. Bu eser yaratma süreci aynı zamanda öğrencilerin kendini yeniden var etme süreci de oluyor.

 

-Yarışmalara hazırlanırken neleri dikkate alırsınız? Yarışmalardaki başarılarınızın temeli nedir?

 

-Yarışmaların konularını enine-boyuna inceleyip tartışarak -en uygun yöntem ve tekniklerle- herkesten farklı bir eser ortaya koymak temel hedefimiz oluyor. İnsani değerleri gözeterek, yapılmamış olanı yapmaya çalışarak ve yoğun emek vererek ortaya bir eser koyunca başarılar da geliyor ardından. 

-"Karikatür, güldürme değil bir başkaldırı sanatıdır. Biz sadece acı çeken insanların acılarını dile getirdik”  diyorsunuz bunla anlatmak istediğiniz nedir?

-Karikatür, sömürülen insanların başkaldırı dilidir kısaca. Bu sömürü kavramı insani olmayan her şeyin temeli oluyor… Bu bağlamda savaşlardan, sevgisizlikten, baskıdan, çevre katliamlarına, kadına şiddetten, işkenceden, yoksulluktan, köleliğe kadar insanlık dışı her şeye karşı insanın yanında ‘gelecek güzel günler için’ mücadele vermektir karikatür… Umutların, isyanın, sevginin, sorunların dile gelişidir. Bu nedenlerle karikatürü basit bir gülme, eğlenme aracı olarak değil, ezilenlerin yanında bir silah olarak görüyorum. Bir eylem olarak gülme, mizahta içseldir zaten.

-Türkiye’de birçok gazeteci şuan cezaevinde. Üstelik karikatüristler de bu süreçte cezaevine konuldu. Buna Cumhuriyet gazetesinden karikatürist Musa Kart örneğini verebiliriz. Kart, dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuşabildi. Karikatüristlerin çizimlerinden dolayı karşı karşıya kaldıkları baskıları, engellemeleri ve yargılamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Muhalif olanın devletin bütün aygıtlarıyla susturulmaya çalışıldığı şu süreçte bundan karikatürün de nasibini almaması sürpriz olurdu kuşkusuz. Öncelikle muhalif çizerleri çizdikleri dergi ve gazeteden çıkarma/kovma yöntemlerini uyguladılar.  Ki büyük usta Turhan Selçuk da bundan nasibini almıştır. Bunun yanında satın al, böl, parçala, yönet taktiğiyle dergi ve gazetelerin muhalif yanlarını etkisizleştirdiler. Bunlara rağmen susturamadıklarını da yargılama yoluyla susturmaya çalışıyorlar… Bir de satın aldıkları çizerlerin çıkardıkları dergilerle egemenlerin yanında ‘muhalefete muhalefet olan’, gerici-faşist bir anlayışı pompalamaya başladılar.  Neyse ki karikatüre ihanet eden bu anlayış halktan yeterince ilgi görmüyor.  Muhalif olup da çizdiklerinden dolayı bir şekilde zarar görmeyen yok neredeyse. Sevgili Musa Kart bu son süreçte başka bir suçlamadan tutuklu kalsa da muhalif çizer olmasının bunda etkisinin olduğu yadsınamaz elbette. Ezilenden, emekten yana duruşuyla üreten çizerler her şeye rağmen egemenlerin üzerini çizmeye devam ediyorlar ve edecekler. Çünkü onurlu olmak, karikatürist olmak bunu gerektirir.

-Günlük yaşamdaki toplumsal ve siyasi gelişmeler, karikatüre nasıl yansır? Karikatürün bu gelişmeleri okuyuculara aktarma gücü nedir sizce?

-Yaşamdaki her ilişki ve her durumun eninde sonunda siyasal ve toplumsal bir yanı vardır. Zaten karikatür de yaşamın her alanından doğabilir. Bu bağlamda toplumsal ve siyasal gelişmeleri nedensellik ilişkileri içinde çözümleyen çizer, yaratıcılığıyla, özgün tarzıyla bu gelişmeleri/gerçekliği yeniden yaratır. Bunu da kendi sınıfsal, siyasal taraflılığı içinde yapar. Karikatürün bu gelişmeleri okura aktarma gücü çizerin niteliğiyle doğrudan ilgilidir. Düşünsel ve sanatsal açıdan nitelikli bir çizer gerçekliği öyle bir felsefi, estetik yetkinlikle yansıtır ki bunun etkisi yaşanan gerçeklikten daha sarsıcı olabilir.  

 

-Çizim yaparken dikkat ettiğiniz hassasiyetler var mı? Yaşadığımız coğrafyada farklı etnik ve dini gruplar var bazen ince mizah yanlış anlaşılabiliyor?

-Karikatürün sivri dilinden, eleştirelliğinden, sorgulayıcılığından herkes, her şey nasibini alabilir. Benim dikkat ettiğim şey, eleştirellikle aşağılamayı, hakareti karıştırmamak ve öyle üretmektir. Ne yazık ki –Hz. Muhammed karikatürlerinde olduğu gibi- hakareti, aşağılamayı eleştiri sanan çizerler de var. Bu da bir tarzdır belki ama ben doğru bulmuyorum. Çünkü bu durum karikatürün güvenilirliğini, ciddiyetini azaltıyor ve eleştiri silahını etkisizleştirmeye yarıyor. Aşağılayarak, hakaretle, küfürle değil akılla ve yaratıcılıkla vuruşlar yapmalısınız hedefe. Ancak öylesine karanlık bir çağda yaşıyoruz ki; bilimsel temellere dayalı eleştirel, gerçekçi bir karikatür çizseniz bile –kendi sahte gerçekliğini yerle bir ettiği için- ona yığınla saldıracak, -eleştirel akıldan uzak- beyinleri zincirli gönüllü köleler bulabilirsiniz. Demek ki bilimden, felsefeden, sanattan, özgürlükten, eşitlikten, emek bilincinden, onurdan, vicdandan uzak bu sürüler var diye doğru ve haklı bildiğimizi çizmekten çekinmemek gerekiyor. Yoksa karanlığa teslim olmak da var.

    

-Karikatür ve resimlerinizle anlatmak istediğiniz şey nedir? Güldürmek amaçlı mı? Yoksa toplumun yaşadığı sorunları görünür hale getirmek için bir çaba mı siz nasıl tanımlıyorsunuz?

-Salt güldürmek, eğlendirmek için üretmek başka bir şeydir ve bize uzak, piyasa mizahına yakın bir anlayıştır. Gülmecede, yani mizahta ise düşünceyle buluşan bir iğneleme ve eleştirellik içinde gülümseriz. Burada bir sorun irdelenmektedir ve biz ezilenlerin tarafında yer alarak egemenlere güleriz acı acı…

Yaşadığımız toplumun, dünyanın, evrenin sorunlarından yalıtılmış bir sanat eseri düşünülemez. Böyle bir şey ancak kaçkınların işi olabilir ve zaten bu da egemenlerin işine yarar. Ben de insana dair her sorunu eserlerime sorun ederek, bu sorunların iç yüzünü, nedenlerini vs. görünür kılarak sanatsal ve estetik kaygılarla insanın insanca yaşayacağı sınıfsız, savaşsız, sömürüsüz, özgür bir gelecek umut ederek üretiyorum eserlerimi.

Aşkın Ayrancıoğlu hakkında

Ayrancıoğlu kendisini şöyle anlatıyor:

“İlkokul öğretmeni bir babanın, köylü bir annenin oğlu olarak 1969 Eylül’ünde Boyabat’ın Bağlıca köyünde doğdum. İlkokulu köyde, ortaokul ve liseyi Eskişehir’de parasız yatılı olarak okudum. 1991 yılında Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Resim Bölümü’nü bitirdim. Karikatürün yanı sıra,  resim, fotoğraf ve grafik sanatlarla uğraşıyorum. Biri eleştiri, diğeri çocuk romanı türünde yayımlanmış iki kitabım var. Karikatürün bir silah olduğu düşüncesinden hareketle 1987-2008 yılları arasında yurdun pek çok yerinde on dört karikatüristin katılımıyla oluşan “Ondörtlü” karikatür sergilerini düzenledim. Yerli-yabancı pek çok mizahçının ürünlerinden oluşan ve 4 sayı yayımlanan “İnat” adlı mizah kitaplarını hazırladım. Yazı ve çizgilerim pek çok sanat edebiyat dergisinde ve çeşitli gazetelerde yayımlandı. Bir dönem Özgür Bakış ve Yedinci Gündem gazeteleri ile Uzun Yürüyüş ve Özgür Düşün dergilerinde çizdim. Halen Sanat ve Hayat, Sancı gibi dergilerde eserlerim yayımlanıyor. Özellikle karikatürlerim yurtiçi ve yurtdışında yüzlerce karikatür kitabına girdi. Eğer önemliyse, ulusal ve uluslararası karikatür yarışmalarından 100’e yakın ödülüm var. 25 yıllık eğitimciyim. Eğitimciliğim boyunca öğretmenlikten uzaklaştırıldığım da oldu. Türkiye’de Yılın öğretmeni seçildiğim de. Karikatürlerimde darbeleri ve işkenceleri eleştirdiğim için 2002-2004 yılları arasında ağır ceza mahkemesinde yargılandım ve beraat ettim. Eleştiren, sorgulayan, umut eden, hayal kuran, aşık olan yanımla eserler üretmeyi sürdürüyorum. Halen yatılı bir okulda Görsel Sanatlar Öğretmeni olarak emek veriyor ve çocuklarla birlikte çoğalmaya devam ediyorum."

(bianet.org / 30 Aralık 2017)

"Karikatür Bir Eylemdir"

Halkın Günlüğü - Aşkın Ayrancıoğlu

-Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi, Yılmaz Güney Vakfı’nın da katkılarıyla 2. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’ni düzenliyor. Siz ilk festivalde de değerlendirme kurulunda yer almıştınız. İlk festivalin deneyimlerinden de yola çıkarak festivalle ilgili düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

 

-Festivalin her şeyden önce Yılmaz Güney adına yapılıyor olması bile başlı başına bir değer. Bir de bu festivalin içinin Yılmaz Güney’in devrimci, toplumcu, sanatçı kişiliğine yakışır değerlerle doldurulması da bu değere değer katıyor… Kapitalizmin egemenliğine karşı; hiçbir parasal ödül olmamasına karşın yüzlerce sanat üreticisinin Yılmaz Güney adına düzenlenen bu festivale çıkarsız, pazarlıksız… içtenlikle katılmaları ve binlerce sanatseverle buluşmaları umutlarımızı yeşerten, çoğaltan bir olgu. Festivalin kataloğunun yayımlanması da yaratılan güzelliklerin, değerlerin somut göstergesi olmuş… elimizdeki sıcacık bir ekmek gibi… sıcak… paylaşılmaya hazır…

 Festivalin düzenlenmesine emeklerini sunan arkadaşların içtenliğini, ciddiyetini, heyecanını bildiğim için söylüyorum; bu yıl ikincisi düzenlenen festival her şeyiyle ilkinden daha ilerde olacaktır… bu da umutların, paylaşımların ve direngenliklerin daha da çoğalması demektir…

 

-1. Yılmaz Güney Kültür ve Festivali’nde karikatür dalı oldukça ilgi gördü, uluslararası boyutta katılım oldu. Karikatür sanatçılarının sinemada simgeleşen Yılmaz Güney adına düzenlenen bu festivale dönük yoğun ilgisini nasıl açıklıyorsunuz?

 

-Karikatürün olmazsa olmazı diyebileceğimiz yanı muhalif niteliği. “Cennette mizah yok” der Mark Twain… Baskıların, savaşların, sömürünün, açlığın olduğu bir dünyada toplumcu, ilerici, isyancı ruhuyla kendini ortaya koyan bir sanat dalıdır karikatür… Diğer sanat dallarına göre daha sert tepki verebilen, hızlı hareket edebilen ve rahatsız etmekte pek üstüne olmayan bir sanat dalı… Bu bağlamda karikatür sanatçılarının bu festivale ilgisinin nedenlerini sinemasıyla, edebiyatıyla, politik kimliğiyle devrimci, muhalif, toplumcu bir Yılmaz Güney’de aramak gerekir…

 

-Alternatif-muhalif üretim zemininde yer alan sanatçıların bir buluşma, dayanışma, kolektif üretim zeminine ihtiyaç duyduğu söylenebilir mi? Festivalin bu anlamda bir işlevi olabileceğini düşünüyor musunuz?

 

-İşten atmalarla, yok sayılmalarla, tehditlerle, yalnızlaştırmalarla, karalamalarla, yargılamalarla, cezalandırmalarla vb. yöntemlerle muhalif sanatçıların susturulmaya çalışıldığı bir dünyadayız… Bu susturma yöntemlerinin faşizan baskı boyutunda uygulandığı şu günlerde elbette alternatif-muhalif üretimde bulunan sanatçıların daha sağlam ayakta durabilmeleri gerekiyor… bu da birliktelikten, örgütlülükten geçiyor… Sanatçıların içinde yer aldıkları pek çok örgütlülük var ancak bu örgütlülüklerin faşizan baskılar karşısında genelde pek sağlam bir duruş sergilediklerini görmedim. Festivalin, -belli bir süre için de olsa- muhalif sanatçıları bütünleştiren, üretilen eserleri insanlarla buluşturan, iletişim olanaklarını arttıran bir yanı var… Ancak festival bitince çoğunlukla bunlar da bitiyor… Bu birlikteliği aşmak ve muhalif sanatçıları ortak bir zeminde buluşturmak için etkinliklerin yalnızca festival sürecinde değil, yıl boyunca ve süreklilik içinde gerçekleştirilmesi gerekir… Böyle bir süreç daha güçlü ve bütünlüklü birliktelikleri, eylemlilikleri, üretimleri, paylaşımları getirecektir…

 

-Karikatür sanatını diğer sanat dallarıyla karşılaştırdığınızda ülkemizdeki durumu, yaygınlığı, ulaşılabilirliği, eğitim olanakları nedir?

 

-Diğer sanat dallarına oranla karikatürün daha parlak bir durumda olduğunu söyleyemeyiz. Ülkemizde sanatın, sanatçının, özgür düşünme ve üretimin hangi bedelleri ödeyerek var olabildiğini biliyoruz… Bugün yeteneğiniz, yaratıcılığınız, özgünlüğünüz ölçüsünde değil de, sermayeye yakınlığınız ya da onlar için tehlikesiz eserler ortaya koyduğunuz ölçüde ünlü olduğunuz… maddi karşılığını o oranda bulduğunuz bir sistemin egemenliği vardır.Karikatürün doğasında olan muhalif olma, karşı gelme, sivri dilli olma gibi niteliklerini de düşünürsek karikatürün bu sömürücü sistemde baştan kaybettiğini söyleyebiliriz… Ama bu kaybediş karikatürün gerçek anlamda karikatür olma niteliğini kazanmasıdır aynı zamanda… Çünkü sermayeye eklemlenmeyen özgür yanıyla karikatür buradan çıkıyor…

   Günümüzde basında yer alan çok az çizer arkadaşımız gerçek anlamda karikatür çizebilmektedir… bunu da çeşitli bedelleri göze alarak ve zaman zaman sansürlerden de geçerek yapabilmektedirler… İktidar yandaşı gazetelerin çizerlerinin çoğunluğu da “muhalefete muhalif” olan yeni bir karikatür anlayışı geliştirmişlerdir… Bu durum, yani sermayenin ve iktidarın güdümünde olma durumu karikatürün ruhuna ihaneti getirmiştir… Bir de mizah dergilerinin pazardan pay alma kaygısıyla ürettiği karikatür anlayışı var…Evet, dergileriyle, sanal ortamıyla karikatür ülkemizde yaygındır ama ne yazık ki sermayeye göre biçimlenen ve ruhunu teslim etmiş bir karikatürdür bu…

  Ama tüm bu olumsuzluğun içinde umut da var elbette… Hiçbir çıkar gözetmeden inadına üretmeyi sürdüren çizerlerimiz de var… Bunlar sergilerle, yarışmalarla, internet siteleriyle, çizdikleri az sayıdaki dergi ve gazetelerle var olabilen Donkişotlar… Bu Donkişotların ülkemizin farklı şehirlerinde çocuklara, gençlere dönük karikatür atölyeleri kurduklarını, bu alanda istekli olanlara eğitim verdiklerini de düşünürsek umut içinde umut diyebileceğimiz bir durumdur bu… Karikatürde eğitim olanakları da buradan çıkmaktadır…

 

-Karikatür sanatına ilişkin mizah dergileriyle sınırlı bir algı var. Karikatür yalnızca bir mizah figürü müdür?  Değilse nasıl tanımlanabilir?

 

-Haklısınız, karikatür deyince piyasadaki mizah dergileri geliyor akla ve bu dergilerin dışında var olabilen estetiksel ve sanatsal nitelikteki kalıcı karikatürler yabancı geliyor insanlara… Sanat okuyucusu kitlenin beğenisine uygun, haftalık tüketilen, bol yazılı, cinsel, siyasal sömürünün kullanıldığı yoz bir karikatür anlayışı egemen bu dergilerde. Okuyucu onları, onlar da okuyucuyu besliyor ve bu yozluk sürüyor… Her yeni çıkan dergi de bu eskiyi sürdürüyor… bir öncekinin prototipi oluyor… Sömürgeci sistemin yarattığı bunaltıdan kurtulmak isteyenlerin –özellikle de üniversite gençliğinin-eğlenmek için, sorunlardan kısmen uzaklaşmak için sığındığı geçici bir liman bu dergiler… Bu dergilerin sisteme karşı bir bilinç üretmek şöyle dursun, sisteme karşı olan bilinçleri ehlileştirme görevini yerine getirdiğini söylemek yanlış olmaz… Kapaklarında az buçuk ilerici/muhalif bir görünümü olsa da büyük oranda demin sözünü ettiğimiz bir yozluk egemendir… Sol gösterip sağ vurmaktır bu…

  Karikatür; bu piyasa dergilerinin basit bir figürü olmanın çok uzağında gerçekçi, toplumcu bir bilinçle ve estetiksel değerlerle üretildiği oranda özgür, iğneleyici, yol gösterici olabilir. Yırtıcıdır, rahatsız edicidir… tokat atar… dayak yiyeceğini bilse de kaçmayan bir yaramaz çocuktur o. İşte bu karikatür daha çok insanla buluşarak, insan için, gelecek güzel günler için var olma ruhunu süreklileştirebilir… Bu süreklilik içinde karikatürle buluşan bilinçler daha sorgulayıcı daha umutlu olur… Karikatür bir eylemdir…

 

-Sanata siyasetten bağımsız, sınıflar üstü bir anlam yükleniyor? Karikatürle siyasetin bir ilişkisi var mıdır?

 

-Sınıfsız bir dünyada sanatın da konumu bugünkünden elbette çok farklı olacaktır. Ama sınıflar savaşı sürerken sanatı sınıflar üstü tanımlamaya çalışmak egemen sınıfların saflarında yer almakla aynıdır… Sanat, düşünsellikten damıtılan duyarlılıkların en yoğun ve en üst düzeyde estetiksel değerlerle biçimlenmesiyse; savaşlarıyla, yıkımlarıyla, sömürüsüyle yaşanan acılara gözünü kapamak olanaklı mıdır? Sanatın da ve dolayısıyla karikatürün de siyasetle mutlaka bir ilişkisi vardır… Yaşanan gerçeklikten kopuk olmak ve öyle üretmek ancak kaçış sanatını doğurur. Kaçmamak ise karikatürün doğasında vardır. Sonuçta ülkeler ve dünya belli siyasal güçlerin egemenliğindedir… sömürü ilişkilerini meşrulaştıran anlayışlarla insanın sömürüsüz bir dünyada mutlu ve özgür yaşamasını savunan anlayışların çatışması vardır. Bu çatışmada sanatın/karikatürün de bir safı olmalıdır… İşte siyasetle ilişki burada kaçınılmaz olmaktadır… Hangi tarafta yer alırsanız alın… isterseniz suya sabuna dokunmayanlardan olun… bir taraftasınız demektir… bu bir bilinç ve tercih sorunudur… Sanata/karikatüre yakışan taraf ise, üreten, var eden insanın tarafıdır…

(Halkın Günlüğü Gazetesi / 30 Aralık 2017)

 

 
 
 
 
 
 

 

 

 

 

"CNC Uluslararası Karikatür Sitesi İçin

Aşkın Ayrancıoğlu İle Güzel Bir Söyleşi"

Saadet Demir Yalçın - Aşkın Ayrancıoğlu

-Merhaba sevgili Aşkın Ayrancıoğlu. Bize kendiniz hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

 

-Merhaba Saadet Hanım. Ben 1969 Sonbaharında Sinop’un Boyabat ilçesinin Bağlıca köyünde doğdum. İlkokulu aynı köyde okurken, ortaokul ve liseyi Eskişehir’de parasız yatılı olarak okudum. 1991 yılında da Samsun 19 Mayıs Üniversitesi resim bölümünü bitirdim… Akademik eğitimle birlikte başlayan resim, karikatür, fotoğraf ve grafik çalışmalarının yanı sıra eleştiri türündeki yazılarımı da sürdürüyorum. Yayımlanmış biri eleştiri (Yüzünden Düşen Bin Umut-Tohum yayınları) diğeri çocuk romanı (Sanat Yolu-1, Yatılı Okuldan Geçen Yol) iki kitabım da bulunuyor… Ayrıca resim öğretmenliği yapıyorum…

 

-Karikatür çizmeye hangi yaşlarda başladınız? Çevrenizde sizi bu konuda etkileyen ya da teşvik edenler var mıydı?

 

-Karikatür çizmeye 18 yaşında, üniversitenin ilk yılındayken başladım. Çevremde beni etkileyen ya da teşvik eden kimse yoktu ne yazık ki… Tamamen kendi çabalarımla emeklemeye ve ardından yürümeye başladım. Bu yürüyüş halen devam etmekte…

 

-O dönemlerde takip ettiğiniz ve sizi karikatür anlamında yönlendiren mizah dergileri ve usta çizerler hangileri?

 

-Ben sanatsal anlamda nitelikli eserler üreten yerli ve yabancı tüm ustaların/çizerlerin bana çok şey kattığını söyleyebilirim. Özel bir isim olmadı beni etkileyen…

  Yazılı karikatüre hiç ilgi duymadım. Bu anlamda piyasa mizahı ve dergilerine de mesafeli durdum. Karikatüre başladığım ilk yıllarda Limon ve özellikle Çarşaf dergisinde çalışmalarım yayımlanıyordu. Bunlar da derginin genel karakterine uymayan –yazısız- çalışmalar oluyordu… Çarşaf dergisi “Karikatür Okulu”nu yöneten Raşit Abi’nin sevecenliği, heyecanı ve yüreklendirmesinin gelişimimdeki yerini unutmuyorum.

  Bir de Anadolu’da (Samsun, Trabzon, Çorum, İskenderun, Sakarya vs.) yayımlanan çeşitli mizah dergileri ve mizah sayfalarını da hatırlamak gerekiyor… Bunlar da benim gibi pek çok çizerin gelişiminde yol arkadaşı olmuşlardır…

-Karikatürlerinize baktığımızda yıllar öncesinden bugüne ülke ve dünya gündemi hakkında mükemmel mesajlar içerdiğini görüyoruz. Bunun için gündemi takip etmek ve okuyup araştırmak gerekiyor mutlaka. Gündemdeki önemli konular bir karikatüristi ne derece etkilemeli, karikatüristin sorumluluğu hangi noktada devreye girmeli?

 

-Haklısınız, dünyada, ülkede olup bitenden haberdar olmak gerekiyor. Yaşanan acıların, sorunların gerçekliğinden kendini soyutlamış bir çizerin sahte gerçekliklerle avunması ve insanları bunlarla avutması kaçınılmazdır… Dünyada, ülkede olup bitenleri… gerçekliği bilebilmek de bir yöntem sorunudur. Sömürgeci sistemin egemenliğine karşı özgür, eleştirel, insani, felsefi, bilimsel, devrimci bir bilinçle karşı durabilmeli karikatürist… Bu bağlamda; aşkları, kavgaları, acıları, umutları ve emeğiyle… insan yaşamına dair her şey karikatüristin eserlerinde ister istemez yer bulur. Karikatürist de bir insanlık savaşçısıdır çünkü…

 

-Hızla gelişen ve değişen teknoloji içerisinde sizin çizim tekniğinize yansıyanlar nelerdir? Bir karikatürist teknolojinin nimetlerinden ne derece yararlanmalıdır?

 

-İnsani olanı yok etmedikçe her türlü olanağın kullanılmasından yanayım. Ben boya ve kağıt kokusunu sevdiğimden, ürettiğim eserle daha sıcak bütünleştiğimden dolayı bilgisayar teknolojisine pek bulaşmıyorum. Bir çizer, eserini en güzel nasıl biçimlendiriyorsa o tekniği kullanmalıdır. Sonuçta ister bilgisayar teknolojisini kullanın, ister boya, fırça, kalem ve kağıt kullanın, renk uyumu, ışık-gölge, kompozisyon vb. estetik değerleri bilmek zorundasınız… Bu nedenle bir çizerin teknik olarak ne kullandığından çok nasıl kullandığı ve dolayısıyla hangi estetik değerde bir ürün ortaya koyduğu önemlidir…  

 

-Bir karikatürist hem evrensel hem de yerel anlamda işler üretmeli midir yoksa sadece bir alana mı ağırlık vermelidir?

 

-Sanatçı/Karikatürist yerel olana sırtını dönmeden evrensel eserler üretmelidir. Yerellik dışa en kapalı çevremizdir. Bu da bir gerçekliktir. Bu gerçekliği de eserlerimizde dile getirebiliriz ama sonuçta bunu evrensel bir dille yeniden ortaya koymalıyız. Sanatsal olan, evrensel olandır çünkü. Sanat tarihine baktığımızda yerel motiflerden, yerel imgelerden hareket eden ama bunu evrensel bir dille sunan pek çok sanatçı vardır.

 

-Karikatür yarışmaları hakkındaki fikirleriniz? Özellikle yurt dışı yarışmalara hazırlanırken neleri baz alırsınız? Yarışmalardaki başarılarınızın temeli nedir?

 

-Karikatür yarışmalarının önemsediğim yanı, albüm ve sergiler aracılığıyla pek çok çizerin eserini bir araya getirmesidir. Böylece biçim ve içerikte olsun, düşünsel anlamda olsun bir etkileşim söz konusu oluyor. Gerçekten büyük eserleri görme olanağı buluyorsunuz. Yarışmaları ticari olarak görmemek gerekiyor… Son yıllarda öne çıkan benzer-kopya karikatür sorununun önemli bir nedeni de yarışmaları bir para kazanma aracına indirgeme düşüncesidir.

   Yarışmalara katılıyorum, epeyce ödül de kazandım ama eserimi üretirken yarışmaya göre değil, kendi düşünsel ve estetiksel değerlerime göre üretirim… Yani ortaya koyduğum bir eser ödül kazanmış, kazanamamış umurumda bile olmaz. Kazandığı ödül onun sanatsal değerini arttırmaz, neyse odur… Ya da ödül kazanamamışsa daha az değerli olduğundan değildir… Çünkü her yarışmanın bir jürisi, her jürinin de estetiksel, düşünsel bir bakışı vardır… Jürilerin vereceği değer değişken olabilir, ama sanat eserinin gerçek jürisi sanat tarihidir… gerçek değeri de o verecektir… 

 

-En son Azerbaycan’da düzenlenen yarışmada aldığınız dünya birinciliği oldukça önemli bir başarı. Sizi bir kez daha kutluyorum. Bu yarışma hakkında görüşleriniz, dünya birinciliği bekliyor muydunuz?

 

-Çok teşekkür ederim. Bu yıl 5.’si düzenlenen Uluslar arası Molla Nasreddin Karikatür yarışması -katılımcı sayısının ve başarılı eserlerin çokluğunun da gösterdiği gibi- saygın bir yarışma. Bir ödül beklentisi içinde olmamıştım. Bu yarışmada Altın Madalya kazanan karikatürüm 2002-2004 yılları arasında 6 yıl hapis istemiyle yargılandığım 5 karikatürden biriydi… Seyit Saatçi dostumla birlikte iki yıl yargılanıp beraat etmiştik… Ödül kazanan bu karikatür şöyle bir gerçekliği de ortaya koyuyor: Görüyoruz, olimpiyatlarda Altın Madalya kazanan sporcularımıza devlet kurumları evler, Cumhuriyet altınları filan hediye ediyorlar… Ama bizim Altın Madalya kazanan eserimiz için bırakın ödüllendirmeyi, bizi hapse atmak, cezalandırmak istiyorlar… bu da başka bir karikatür tabii… Karikatürün olmazsa olmaz muhalifliğinin göstergesi de aynı zamanda…  

 

-Sadece karikatür yarışmalarına çizmekle bir karikatürist sorumluluğunu tam olarak yerine getiriyor mu sizce? Sizin kendinize yüklediğiniz bir misyon var mı?

 

-Yarışmalar çizgi dünyasının bir parçası yalnızca. Salt yarışmalar için üretmek kısırlıktır. Eğer karikatüristliği bir kimlik olarak benimseyeceksek onu bir alanla kısıtlamadan, toplumsal bağlamından soyutlamadan bütünsel olarak benimsemeliyiz. Bu da yalnızca yarışmalarda görünmekle değil, hayatın her alanında var olmakla gerçekleştirilebilecek bir şey…

  Kendimin ya da toplumun bana yüklediği bir misyon var elbette… “insandan, emekten, özgürlükten, barıştan yana olmak”… toplumcu bir bakışla üretmenin yanında ayrıca yeni sanatçılar yetişmesine kapılar aralamak da önemli benim için…

 

-Karikatür bir sanat dalı mıdır sizce, resim mi karikatür mü daha güçlü anlam ifade eder?

 

-Düşünsel ve estetiksel yetkinliğin bir arada olduğu karikatür elbette bir sanat dalıdır. Resimde pek rastlamadığımız bir kavgacılık, saldırganlık vardır karikatürde. Çok vurucu, yaratıcı zeka ürünü olan karikatür genelde resimden daha farklı bir yerdedir. resimin de karikatürün de kendine göre güçlü anlamları vardır. Resim hem içerik hem de biçim olarak karikatüre göre çok büyük çeşitlilikler içerir. Karikatür ise biçimde çok çeşitli olabilse de içerikte, duruşta belli sınırlar içinde sınırsızlığı aramak zorundadır… Karikatürün mizah ürünü olması da onu resme göre daha vurucu, daha eleştirel yapar…

 

-Karikatüristler arasında ne tür bir dayanışma olmalı? Bu dayanışmaları neler pekiştirir? Bu konuda karikatürist meslektaşlarınızla neler yapıyorsunuz, ne tür faaliyetler yürütüyorsunuz?

 

-Karikatüristler arasında bu mesleğin sorunlarını çözme, karikatür sanatını daha nitelikli noktalara götürme, baskı ve sansüre uğrama, yargılanma, işten atılma gibi konularda birbirine sahip çıkma, karikatürü halka götürme vb. konular temelinde bir dayanışma olmalıdır… Ben daha çok ortak etkinlikler düzenleme, çizgilerimle destek olma ve düşünsel olarak sahip çıkma anlamında dayanışma içerisindeyim… Ama gerçek anlamda bir dayanışma çizerler arasındaki kişisel sürtüşmelerin aşılmasıyla ve örgütsel mücadeleye çıkarsız, pazarlıksız katılımla gerçekleşecektir… 

 

-Karikatüristler için çizgi ve esprilerinde sınırlar olmalı mıdır? Sizin sınırlarınız var mı, varsa neler? (Örneğin: Din, politika, ayrımcılık, ırkçılık vb)

 

-Sınırsız olan alanlardan biri aşksa diğeri de sanattır diye düşünüyorum… Sağlam bir düşünceyle ve estetik bilinçle üretilen karikatürün de sınırı olamaz. Hakarete varmadıkça, içinde düzeyli bir eleştirellik barındırdıkça karikatür sınır tanımaz… Ben de kendime sınırlama koymam bu bağlamda… sınırlamanın olduğu yerde özgür sanat barınmaz…

 

-Karikatür evrensel bir dil. Bazen tek bir çizgi sayfalar dolusu bir anlatıma bedel oluyor. Sizin çizgilerinizin her biri detaylı bir çalışma içeriyor. Bir karikatür için ne kadar zaman ayırıyorsunuz?

 

-Karikatürlerimi çoğunlukla kağıt üzerine yağlı boya tekniğiyle yaptığımdan ve belirttiğiniz gibi detaylı bölümler içerdiğinden biraz uzun zaman alıyor. Ortalama bir karikatürümü 3-4 günden önce bitiremiyorum.

 

-Karikatür dışındaki uğraşılarınız nelerdir? Mesleğiniz hakkında da bilgi verir misiniz?

 

-Resim, grafik ve fotoğrafla da uğraşıyorum. Ayrıca zaman zaman eleştiri/tartışma yazıları da yazıyorum. İlerde yazmayı düşündüğüm birkaç roman ve estetik üzerine kuramsal bir kitap bulunuyor. Farklı alanlarda ürün verince üretimde kopukluklar oluyor. 20 yıldır resim öğretmeni olarak da emek vermekteyim…

 

-Çocuklar ve karikatür dediğimizde ilk aklınıza gelenler nelerdir? Çocuklar için de atölye çalışmaları yapıyor musunuz?

 

-Çocuklar ve karikatür denilince çocukların ve karikatürün ortak özelliği “yaramazlık” aklıma geliyor… Çocuklar genelde evrensel karikatüre çok yabancılar… Ama tanıdıktan sonra kısa zamanda uyum sağlıyorlar ve düşünce ve üretim aşamasına geçip başarılı ürünler ortaya koyabiliyorlar. Üretmeyenler de algılama anlamında başarılı oluyorlar… Halen çalışmakta olduğum yatılı okulda kurduğum resim atölyesinde 12 yıldır öğrenci yetiştiriyorum. Köylerden gelen çocuklarla resim ve karikatür çalışıyoruz. Ulusal ve uluslar arası başarılar kazanan, halen karikatürü sürdüren, yoluna devam edip resim öğretmenliğine başlayan birçok öğrencim oldu.

 

-Ülkemizde karikatür sizce hangi noktada, destekleniyor mu, geleceğini nasıl görüyorsunuz? Çizdiğiniz bir karikatür nedeniyle zor durumlar yaşadınız mı?

 

-Ülkemiz karikatürü son yıllarda epeyce geriletildi. Özellikle basında iktidara/sermayeye eklemlenen çizerlerin dışında çok az çizer kaldı karikatürün onurunu koruyan… 78 yaşındayken Turhan Selçuk ustayı Milliyet’ten kovan, geçenlerde Bodrum’da karikatür sergisi açan Bedri Koraman ustaya “bir dönemin yıldızı, en çok bilinen, en çok sevilen, hatta tiraj unsuru olarak peşinden koşulan ben, basın dünyasından dışlanmış bulunmaktayım” dedirten vahşi bir dönemden geçiyoruz. Karikatürümüzde müthiş bir potansiyel var ama bunun ortaya konması, kendini göstermesi için yeterli koşullar yok. Bireysel ve küçük çaplı kurumsal çabaların dışında fazla bir hareketlilik görünmüyor. Karikatürün zayıflatılması, susturulması tam da egemenlerin istediği bir şeydir. İnternet ortamı dışında yarışmalar, sergiler, albümler karikatürün nefes alma alanları olmaktadır. Ama her şeye rağmen ödün vermeden inadına üreten çizerlerimiz vardır ve bunlar çoğalacaktır.

  Çizdiğimiz karikatürler yüzünden farklı zorluklar yaşadığımız oluyor. Bazen sergilerimiz engelleniyor, bazen hapse atmak için yargılıyorlar, bazen de dogmatik insanların saldırılarıyla uğraşmak zorunda kalıyoruz… yine de çizmeye… haksızlıkların üzerini çizmeye devam ediyoruz…  

-Politika, karikatür ve hoşgörü dersek, ülkemiz için bu ne kadar geçerli?

 

-Karikatürün ülkemizdeki geriliğinden söz etmiştim. Politika ve hoşgörü ise daha da içler acısı durumdadır. Politika akılla yapılır. Ama artık yalanla ve baskıyla yapılır olmuştur. Böyle bir ortamda ise farklı renklere tahammül edemeyen, sürekli ötekileştiren bir anlayış çoğalmaktadır… Yani ülkemizde karikatür diğer ikisinden daha gelişkindir…

 

-Geleceğe yönelik planlarınız hakkında kısaca bilgi verir misiniz? Ve vermek istediğiniz bir mesaj varsa neler söylersiniz?

 

-Yazmayı düşündüğüm kitaplardan söz etmiştim. Ayrıca 2013 yılında bir karikatür albümü yayımlamayı düşünüyorum. Gelecekte özellikle karikatür ve resim alanında daha da yoğunlaşmayı istiyorum.

   Özellikle genç çizer dostlara, bu karanlıkta umutsuzluğa kapılmamalarını, inadına çizmelerini ve özgür çizgileriyle birer ışık olacaklarını unutmamalarını söylemek istiyorum…

 

-Bu güzel söyleşi için çok teşekkürler sevgili Aşkın Ayrancıoğlu. Sizin istikrarlı çizginiz pek çok karikatüriste, bu işe gönül veren gençlere örnek oluyor. Başarılarınızın devamını diliyorum.

 

-Ben de size teşekkür ederim bu güzel ve derinlikli söyleşi için…

 (saadetyalcin.blogspot.com.tr / cartooncenter.net / Eylül 2012)

  • Facebook - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • Instagram - Black Circle

2017 ASKIN AYRANCIOGLU  © Tüm Hakları Saklıdır - All Rights Reserved